Yüce ruhlu ve duygulu kimseler ve özellikle gözü dünyayı görmeyecek biçimde sevdalanmış olanlar, benim düşüncelerimin kaba gerçekliğine ne kadar karşı çıkarlarsa çıksınlar, yine de yanılmaktan kurtulmayacaklardır. Gelecek kuşakların bireylerinin belirlenmesi, bu sevdalıların taşkın duygularından ve sabun köpüğünü andıran doygunluklarından daha ulu ve değerli bir amaç değil mi sanki ! Yeryüzündeki amaçlar arasında bundan daha büyüğü, bundan daha önemlisi bulunabilir mi ? Tutku dolu aşkın, derinden derine duyuluşuna, ciddi bir biçimde ortaya çıkışına, kendi alanının ve olanaklarının en küçük ayrıntılarına bile bunca önem verilişine, ancak bu amaç anlam kazandırabilir. Bu amaç gerçek bir amaç olarak kabullenilmedikçe, sevilen varlığın elde edilmesi için katlanılan tatsızlıkları, çabaları, güçlükleri anlamak kabil değildir. Çünkü, bütün bu çabalamalar ve güçlükler boyunca kendini kabul ettiren ve varolmaya çalışan şey, bireysel belirlenmişliği içinde tüm gelecek kuşaktır.
* * *
Aşık erkek ve kadın, tek bir varlık halinde birleşmek ve kaynaşmak ister; amaçları böyle tek bir varlık olarak yaşamaktır; aktardıkları nitelikleri, birleşmiş ve kaynaşmış bir biçimde taşıyan tek bir varlığı, yani çocuklarını ortaya koymakla bu isteklerini gerçekleştirmiş olurlar.
Nitekim, bir erkek ile bir genç kız arasındaki karşılıklı, kesin ve sürekli bir soğukluk duygusu da, onların ortaya çıkarabilecekleri çocuğun, biçimsiz, çirkin ve mutsuz bir varlık olabileceğinin işaretidir sadece.
* * *
Temel bakımımdan ve ilk başta aşk eğilimi, sağlığa kuvvete ve güzelliğe ve sonuç olarak gençliğe yönelmiştir. Çünkü yaşama iradesi, ilk önce, her çeşit bireyselliğin temeli olarak insan türünün kendisinden başkasında bulunmayan özellikleri ortaya çıkarmaya yönelir; sıradan aşk bundan daha ileri gidemez. Ama bu yönelinen amaçlara daha başkaları da eklenebilir. Ve bu haliyle doygunluğa yönelen tutku gelişip büyür. Tutkunun en yüksek derecesi genel olarak bütün türlerde kendini gösteren yaşama iradesinin, belli bir bireyin ortaya çıkmasını istemesini sağlayacak kadar birbirine uygun kimselerin; babanın karakteri ile ananın zekasının denk düştüğü kimselerin arasında doğabilir. Ve yine bu durumdan ötürü, burada duyulan tutku, ölümlü bir insanoğlunun yüreğine sığmayacak kadar büyüktür. Nitekim bu tutkuyu duyan insanoğlunun kavrayış gücü de, tutkunun gerçek nedenlerini anlayacak güçte değildir. Gerçek ve büyük bir aşk tutkusunun temeli budur işte. Demek ki, iki bireyin karşılıklı olarak çeşitli bakımlardan birbirlerine uygunlukları ne kadar eksiksizse karşılıklı tutkuları da o kadar güçlü olacaktır. Birbirine tıpa tıp benzeyen iki birey olmadığına göre, herhangi belli bir erkeğe en fazla uygun düşen (ortaya çıkarılacak çocuk göz önünde tutulmak koşuluyla), belli bir kadının bulunması gerekir. Gerçek bir tutkulu aşk da, bu iki yaratığın karşılaşması kadar az rastlanır bir şeydir. Bununla birlikte, böyle bir aşk duyabilmek herkes için kabil olduğundan, bu nitelikte bir aşkın şairler tarafından dile getirilişlerini okuyup kavrayabiliyoruz. Aşk tutkusu, gerçekte, ortaya çıkacak varlığa ve niteliklerine çevrilmiş olduğu ve temeli bu çevrilişte bulunduğu için, ayrı cinsten iki genç ve güzel insan arasında, eğilimleri, karakterleri ve düşünüş biçimlerinden ötürü, içine cinsel sevginin karışmadığı bir dostluk bulunabilir. Hatta bu iki insan arasında, cinsel sevgi açısından belli bir tiksinti bile bulunabilir. Bunun nedenini, sözü geçen iki insanın ortaya koyacağı çocuğun, uyumlu olmayan fizik ve manevi nitelikler taşıyabilmesi olasılığında; kısaca bu çocuğun özünün ve varlığının, türde dile gelen yaşama iradesinin amaçlarına uygun düşmemesinde aramak gerekir. Öte yandan, eğilim, yatkınlık ve düşünce biçiminin birbirinden farklı oluşlarından doğan nefret duyguları ve hatta düşmanlık bağlantıları içinde bile, cinsel aşkın ortaya çıkabileceğini ve sürüp gidebileceğini görüyoruz. Bu durumda ortaya çıkan bir aşk duygusu, sözü geçen farkları görmeyişimize bile yol açabilir. Ve evlenmeyle sonuçlanırsa, her iki taraf için de bir cehennem hayatının başlamasından başka bir sonuç vermez.
* * *
Seçişimizi ve eğilimimizi yönelten ilk düşünce; yaştır. Genel olarak seçtiğimiz kadın, âdet görmenin başladığı yaşla âdet kesilmesine kadar olan yaş arasındadır. Ama asıl tercih ettiğimiz dönem, on sekizle yirmi sekiz yaş arasındadır. Genel olarak kabul ettiğimiz bu yaşların dışındaki bir kadın etkilemez bizi. Yaşlı bir kadın yani âdetten kesilmiş bir kadın tiksinti duymamıza yol açar. Güzel olmasa da gençliğin çekici bir yanı vardır; oysa gençlik niteliğinden yoksun bir güzelliğin çekiciliği olduğu söylenemez. Burada farkına varmadığımız halde bizi yönelten şeyin, çocuk yapma olduğu besbellidir. Herhangi bir bireyin, çocuk doğurma ya da gebe bırakabilme için en uygun dönemden uzaklaştıkça, karşı cinsten bir bireyin hoşuna gitme olanağını da kaybetmesi, işte bundan ötürüdür. Bu konudaki ikinci düşüncemiz de sağlıktır. Ağır hastalıklar, geçici bir zaman için rahatsız eder bizi; oysa süreğen hastalıklar ve beden ya da akıl güçsüzlüklerinden nefret ederiz. Çünkü bunlar çocuklara soyaçekim yoluyla geçebilir. Üçüncü düşüncemiz de beden yapısıyla ilintilidir. Çünkü bedenin kemik yapısı, türün tipinin temelidir. Yaşlılık ve hastalıktan sonra, bizi en fazla tiksindiren şey, çarpık çurpuk bir bedendir. Hatta güzel bir yüz bile bu kusuru unutturamaz. Oysa, bunu tam tersine, çirkin yüzlü olsa da, güzel vücutlu bir kadını beğenmemiz kolaydır. Kemik yapısının kusurları hemen gözümüze çarpar; tıknaz bodur, kalın bir vücut yapısı da, sonradan geçirilmiş bir kaza sonucu olmayan bir topallık da, dikkatimizi kolayca çeker. Öte yandan çok güzel bir vücut her kusuru unutturabilir; büyüler bizi. Ayağın küçüklüğüne bunca değer verilmesini de bu arada saymalıyız. Bu özellik, türünün temel karakteristiklerinden olduğu için değer kazanmaktadır. Çünkü iki ayağı üzerinde yürüyen bir yaratık olan insana çok uygun düşen bilek ve ayak tarağı küçüklüğüne hiçbir hayvanda rastlamıyoruz. Bu konuda Jesus Sirach da şöyle diyor: “İnce vücutlu ve güzel ayaklı bir kadın, gümüş yuvaya oturtulmuş altın sütunlara benzer.” Dişlerin de önemi büyüktür. Çünkü dişler, beslenmek bakımından büyük rol oynarlar ve soyaçekim yoluyla çocuğa geçebilirler. Tenin dolgunluğu, yani vejetatif fonksiyonun önemliliği de, bir kimseyi beğeniş ve seçişimizde rol oynar. Çünkü bu özellik, foetus'a (cenine) bol besin sağlanılabileceğinin işaretidir. Fazla zayıflıktan hoşlanmayışımız da yine bundan ötürüdür. Doldun bir kadın göğsü, erkek üzerinde olağanüstü bir etki yapar.; çünkü dişisinin çocuk doğurma işlevine ilintili olduğundan, dolgunluğu, yeni doğacak çocuğa bol besin verebileceğinin işaretidir. Buna karşılık çok şişman kadınlardan tiksiniriz. Bu tiksintinin temeli, fazla şişmanlığın, bir dumura uğrayışı, yani uterusun (rahmin) dumura uğramış olduğunu ve kadının kısırlığını göstermesidir. Ama biz bu gerçeği kafamızla değil, içgüdümüzle sezeriz. Yüz güzelliği de, aşk eşimizi seçişimizde önemli rol oynayan son düşüncelerden biridir. Bu konuda, her şeyden önce, kemiklerin yapısına bakarız. Bundan ötürü dikkatimiz en fazla biçimli bir burun üzerine toplanır. Kısa ve çok kalkık bir burun, her şeyi mahvedebilir. Burnun ucunun ya da üst kısmının biraz eğik olması ise sayısız genç kızın mutluluğa ulaşması ya da ulaşmaması sonucunu doğurmuştur. Bu bir haksızlık değildir; çünkü sözü geçen özellik türün tipiyle doğrudan ilintilidir. Hayvanların ağızlarından farklı olması bakımından, küçük bir ağız da çok önemlidir; çünkü insan yüzünün temel bir özelliğini dile getirmektedir. Sanki kesilmiş gibi kısa ve çekik bir çene, özellikle hoşumuza gitmez; çünkü mentum prominilum (çıkıntılı çene kemiği) türümüzün en öz karakterlerinden biridir.
Güzel gözlere ve alınlara verilen önemi de unutmamak gerekir. Bu anadan alınan psişik ve özellikle entelektüel niteliklerle ilintilidir.
Kadının, bu çeşit bilinç dışı düşüncelerinin doğal olarak izlediği yolu, aynı kolaylıkla ortaya koyamıyoruz. Ama bu konuda şunlar söylenebilir; kadınlar, insan güzelliğini en kusursuz biçimde dile getiren delikanlılardan çok, otuz ile otuz beş yaş arasındaki erkekleri ve bu yaşları tercih ederler. Bunun nedeni, kadınların hazdan çok, içgüdüyle hareket etmeleri ve yukarıda sözü geçen yaş döneminin doğurtucu gücü en yüksek noktasını gösterdiğini kavramalarıdır. Kadınlar genel olarak, güzelliğe ve özellikle yüz güzelliğine pek önem vermezler. Çocuğa güzellik vermek işini sadece kendilerinin ödevi sayıyormuş gibi davranırlar. Kadınları genel olarak büyüleyen şey; erkeğin kuvveti ve buna bağlı olan cesaretidir. Çünkü bu özellikler, sağlam çocukların ortaya çıkarılabileceğinin ve bu çocuklar için cesur bir koruyucunun bulunduğunun işaretidir. Kadının erkekten beklediği özellikler, kadının kendisinin çocuğa çocuğuna veremeyeceği niteliklerdir. Yani geniş omuzlar, dar kalçalar, adaleler, sakal, cesaret ve benzeri özelliklerdir. Kadınların çoğu zaman çirkin adam sevmeleri, ama erkeksi olmayan hiçbir adama gönül vermemeleri, erkeksi olmayan adamlardaki kusurları ortadan kaldırabilmelerinin olanaksız oluşundan ötürüdür.
Cinsel aşkın temelinde yatan ikinci çeşit düşünceler, manevi nitelikleri değerlendiren düşüncelerdir. Bu konuda kadınların, erkekte, babadan gelen manevi niteliklere ya da karakterlere önem verdiklerini görürüz. Kadınları büyüleyen şeyler, özellikle irade kuvveti, kararlılık ve cesarettir. Namuslu olmanın ve iyi kalpliliğin de, kadınlar üstünde olumlu etiksi vardır. Öte yandan babadan kalıtım yoluyla çocuğa geçemeyeceği için, entelektüel üstünlüklerin, kadınları doğrudan doğruya etkilemedikleri görülür. Kadınlar anlayış kıtlığını kötü bir şey gibi görmezler. Hatta üstün bir zekayı, bir dehayı bile, anormal bir şey gibi görerek bu çeşit erkeklerden hoşlanmamaları kabildir. Çirkin, budala ve kaba bir adamın, çoğu zaman yanında, kültürlü zeki ve kibar bir erkekten daha fazla başarı kazanması işte bundandır. Kimi zaman, kafaca ve manevi nitelikler bakımından birbirinden farklı erkek ve kadınların evlendiklerinin görülmesi de bundan ötürüdür. Kaba, kuvvetli ve budala erkeklerle; yumuşak, duygulu, ince düşünceli ve kültürlü kadınların evlendiklerini ya da kocanın bir dahi olduğu halde, kadının bir kuş beyinli olduğunu sık sık görürüz.
Aşkın gözü öyle bir bakar ki,
Denk olmayan bedenlerle ruhları,
Zalim bir aldatışla, tunçtan bir boyunduruğa vurur.
Böyle olayların görülmesi, burada, bilinçle edinilmiş düşüncelerin değil de, içgüdülerin etkisini göstermiş olmasından ötürüdür. Evliliğin aradığı şey, entelektüel bakımdan hoş vakit geçirmek değil, çocuk dünyaya getirmektir; kafa bakımından bir bağlanış değil, gönül bakımından bir bağlanıştır evlilik. Bir kadının, sırf kafası ve kültürü yüzünden bir erkeğe âşık olduğunu söylemesi, saçma ve beyhude bir iddiadır.; ya da yozlaşmış bir mizacın sonucudur. Erkekler ise, içgüdüsel aşklarında, kadın karakterinin özelliklerinin etkisinde kalmazlar.
Bir adam kas kuvveti bakımından ne kadar zayıfsa, güçlü kuvvetli kadınları da o kadar şiddetle arayacaktır. Kadın da kendi bakımından aynı şeyi yapacaktır. Bununla birlikte, sırf toplum hayatında herkesçe beğenilmek amacıyla, iriyarı bir kadın, yine iriyarı bir koca seçerse, bu saçmalığın bedelini çocukları ödemek zorunda kalır. Ten rengi ile ilintili cinsel düşünce ve değerlendirmeler de besbelli ve kesindir. Sarışınlar, kara – yağız ya da esmer kimseleri beğenirler. Ama sonuncuların birincileri her zaman beğendiğini görmüyoruz. Bunun nedeni, açık renk saçın ve mavi gözün, tıpkı beyaz fareler ya da kır atlar gibi, gerçek tipin değişik bir örneği, hatta bir çeşit anormallik olmasıdır. Bu tipler dünyanın hiçbir yerinde ve hatta kutupların yakınında bile yerli halk olarak görülmüyor. Yalnız Avrupa'da böyle olduklarını ve ana yurtlarının İskandinavya olduğunu açıkça biliyoruz.
Bu arada, derinin beyaz renkli olmasının insanlar için doğal bir şey sayılamayacağını da belirtmek isterim. İnsanın doğal rengi, atalarımız Hintlilerin derisi gibi kara ya da kahverengidir. Bu bakımdan beyaz renkli bir adamın, doğanın içinden doğrudan doğruya hiçbir zaman çıkmamış olduğunu ve beyaz ırk diye bir şeyden söz etmenin de anlam taşımadığını da unutmamalıyız. Beyaz insan dediğimiz şey, asıl rengini atmış ve ağarmış bir insandır. İçinde sadece egzotik bitki gibi yaşayabildiği ve bundan ötürü kışın sıcak bir yer bulmak zorunda kaldığı şu yabancı dünyaya sürülmüş olan insan, binlerce yıl sonra beyazlamıştır. Dört yüz yıl kadar önce göç etmiş bir Hint ırkı olan Çingeneler, Hintlilerin ten renginden, bizim ten rengimize nasıl geçilmiş olduğunu açıkça göstermektedir. Bundan ötürü doğa, cinsel aşk aracılığı ile, o ilk tipe, yani siyah saça ve kahverengi göze dönmek ister.
Her birey kendisindekine karşıt olan mizaçtan hoşlanır. Sözgelimi, teni çok beyaz olan bir kimse, sarımtırak tenli bir kimseden nefret etmez, ama sarımtırak tenli teni olan bir kimse, göz kamaştıracak kadar beyaz bir teni, tanrısal bir şey gibi görür.
* * *
Mateo Aleman'ın yazdığı ve iki yüz elli yıldan beri tanınan Guzman de Alfarache' ın bölümü, çok ilgi çekicidir; (Bir kimsenin aşık olması için, uzun bir zaman geçmesi ya da kimsenin, uzun uzun düşünüp bir seçiş yapması gerekli değildir. Gerekli olan ilk bakışta, her iki tarafın da bir uygunluk ve yakınlık duyması ya da günlük hayatta “kanın ısınması” dediğimiz şeyin gerçekleşmesidir. Yıldızların özel bir etkisi, insanın böyle bir duyguya kapılmasına yol açar.) Nitekim, sevilen kimesnin bir rakip ya da ölüm yüzünden kaybedilmesi de âşık için bütün öteki acıları aşan sınırsız bir acının duyulmasına yol açar. Çünkü, bu acıyı birey olarak değil, ölümsüz özü bakımından,
yani özel hizmetine çağırıldığı tür ruhu bakımından duyduğu için, sınırsız bir nitelik kazanır. Kıskançlığın bunca ağır ve acılı olmasının da; sevilen kimsenin bir başkasına bırakılmak zorunda kalınmasının, fedakarlıkların en büyüğü olarak görülmesinin nedeni de budur işte; bir kahraman her çeşit yakınmadan utandığı halde, aşk acılarından yakınmaktan çekinmez. Çünkü bu acılardan ötürü yakaran, onun kendisi değil, türün ta kendisidir. Calderon'un Büyük Zenobia adlı piyesinin birinci perdesinde, Zenobia ile Decius arasında bir sahne vardır. Bu sahnede Decius şöyle der; “Demek seviyorsun beni! Binlerce zafer kaybederdim bunun için, geri dönerdim….” Burada, o zamana kadar bütün öteki ilgilerden daha ağır basmış olan şeref düşüncesinin, cinsel aşk ortaya çıkınca, yani türün menfaati ortaya çıkıp karşısında kesin bir kazanç görünce, nasıl yenilgiye uğradığını görüyoruz.
* * *
Türün iradesi bireyin iradesinden o kadar güçlüdür ki, âşık, hoşuna gitmeyen birçok nitelikleri görmezlikten gelir; sanki hiçbirini bilmiyormuş görmüyormuş gibi davranır. Ve kendini, tutkusunun çevrildiği nesneye bağlar.
Çoğu zaman, akıllı ve üstün niteliklere sahip kimselerin bir cadaloza ya da şeytan gibi bir kadına bağlı olduğunu görmemizi ve böyle bir adamın nasıl olup da bu çeşit bir kadını seçmiş olduğunu anlayamamamızı, ancak böyle açıklayabiliriz. Bundan ötürü eskiler, “aşk kördür” demişler. Gerçekten de bir aşık, kendisine çekilmez bir hayat getirecek olan karısının mizacının ve karakterlerinin kusurlarını apaçık bir biçimde görüp bunun acısını çektiği halde, korku duymayabilir.
* * *
Eskiler türün ruhunu, çocuksu görünüşüne rağmen, kötü kalpli, gaddar ve bundan ötürü kötü bir ün salmış Eros'la; yani huysuz ve zorba olmasına rağmen yine de tanrıların ve insanların efendisi Eros'la dile getirmişlerdir;
Sen, İnsanların ve tanrıların efendisi, aşk!
Eros'un özellikleri arasında, öldürücü oku, körlüğü ve kanatları dikkati çeker. Sonuncu özellik vefasızlığı anlatır ve vefasızlık, genel olarak doygunluğa erişmenin ardından her zaman gelen hayal kırıklığı ile birlikte ortaya çıkar.
Bu arada, şunu da söylemek isterim: benim aşk metafiziğim, aşk tutkularına kapılmış insanları ne kadar sinirlendirirse sinirlendirsin, yine de karşısına düşünceye dayanan eleştiriler ve doğruları çürütüyor gibi görünen gerçekler çıkarılsa da, açıkladığım temel hakikat, bu tutkuyu gemlemek bakımından, bir kimsenin işine her şeyden daha fazla yarayacaktır; Ama, şu eski söz, doğruluğunu koruyacaktır yine de:
Kendinde ölçü de, düzen de bulunmayan şeyi, akılla yönetemezsin.
Aşk evlenmeleri bireyin kazancı için değil, türün kazancı için yapılmıştır. Ama bu biçimde evlenen kimseler, kendi mutluluklarını gerçekleştirmeye yöneldiklerini sanmaktan geri kalmazlar; oysa onların yöneldiği gerçek amaç, kendilerine yabancı bir amaçtır; çünkü bu gerçek amaç, ancak onların aracılığı ile gerçekleşebilecek bir bireyin dünyaya getirilmesidir. Bu amaçla bir araya getirilmiş olan erkek ve kadının, elden geldiğince bir süre, birlikte yaşamaya çalışmaları gerekir. Ama tutkulu aşkın özü olan bu içgüdüsel aldanış (kuruntu) ile bir araya getirilmiş olan erkek ve kadın, çoğunlukla, başka bakımlardan birbirlerinden çok farklıdırlar. Kuruntu ortadan kalktığı zaman, bu farklar da ortaya çıkar; zaten başka türlü olamaz. Bundan ötürü, aşk evlenmeleri, genel olarak mutsuzluklarla sonuçlanır; çünkü onların aracılığı ile, gelecek kuşaklar, şimdiki kuşağın zararına, bir amaç gibi ortaya konmuştur.
“Aşk yüzünden evlenen mutsuz bir hayat sürmek zorundadır” diyor İspanyol atasözü.
Genel olarak ana-babanın seçmesiyle ve rahat bir hayat sürmek amacı göz önünde tutularak yapılan evlenmelerde, durum bunun tam tersidir. Böyle bir evlenmenin temelinde bulunan düşünceler, ne türden olurlarsa olsunlar, hiç olmazsa gerçektirler ve kendiliklerinden ortadan kalkamazlar. Bununla birlikte, sözü geçen evlenmelerde, bugünkü kuşağın mutluluğu, gelecek kuşağın mutluluğunun zararına olarak göz önünde tutulmuşsa da, kesin bir biçimde sağlanmış değildir. Eğilimini doygunluğa ulaştırmaktan çok, para sahibi olmak için evlenen kimse, türden çok bireyde yaşıyor demektir. Oysa bu davranış, doğru olan davranışa aykırıdır ve bundan ötürü doğal olmayan bir şey gibi görülür ve küçümsenir. Ana-babanın öğütlerine rağmen, zengin ve pek genç olmayan bir adamın evlenme teklifini, rahat etme düşüncesinden yüz çevirerek, içgüdüsel eğilimine uygun davranabilmek için reddeden bir genç kız, bireysel zenginliğini ve rahatını, tür yoluna feda etmiş olur. Çünkü o en önemli olanı tercih etmiş ve doğanın özüne uygun (daha doğrusu türün özüne uygun) davranmıştır. Oysa ana-babanın öğütleri, bireysel bencilliğin özüne uygun olarak verilmiş öğütlerdir. Bütün bunlar, bir evlilikte ya bireyin ya da türün menfaatlerinin zararlı çıkması gerektiğini ileri sürer gibi görünüyor. Gerçekten de, genel olarak böyle olmaktadır. Çünkü rahat bir hayatla tutkulu bir aşkın bir arada bulunabilmesi, güzel rastlantıların en az gerçekleşenlerinden biridir.
Selâhattin Hilav / Schopenhauer'in Felsefesi