FELSEFE


 

 


AŞKIN METAFİZİĞİ (1.Bölüm)
SCHOPENHAUER

Şairlerin, her şeyden önce, erkekle kadın arasındaki aşkı dile getirmeye çalıştıklarını biliriz.
Erkekle kadın arasındaki aşk; trajik, komik, romantik ya da klasik, bütün tiyatro eserlerinin ana konusudur. Hint edebiyatı için de, Avrupa edebiyatı için de doğrudur bu. Lirik ve epik şiirin büyük bölümü de aynı konuyu işler. Hele yüzyıllar boyunca, Avrupa'nın bütün uygar ülkelerinde, her yıl tıpkı mevsim meyveleri gibi düzenli bir biçimde ortaya çıkmış sayısız öykü ve romanı da epik şiir alanı içinde sayarsak, düşüncelerimizi daha iyi temellendirmiş oluruz. İçerikleri bakımından incelendiklerinde,
bu eserlerin, sözünü ettiğimiz duygunun, yani erkekle kadın arasındaki aşk tutkusunun çeşitli yanlardan ele alınıp kısa ya da uzun olarak dile getirilmesinden başka bir şey olmadığı görülür. Bu duygunun dile getirilişinin en başarılı örneklerinin (Romeo Juliette , La Nouvelle Heloise , Werther gibi eserler) ölümsüz bir ün kazandığını da unutmamak gerekir. Öte yandan, La Rochefoucauld ' nun, aşkın, tıpkı hayaletler gibi olduğunu ve hakkında herkes söz ettiği halde, kimsenin aşka rastlamadığını ileri sürmesi ve
Lichtenberg'in Uber die Macht der Liebe adlı denemesinde, bu tutkunun gerçek ve doğal bir duygu olduğunu kabul etmeyişi, büyük bir yanılgıdır. Çünkü, insan doğasına yabancı ve aykırı olan bir şeyin, yani gülünç bir kuruntunun, bütün yüzyılların şiir dehaları tarafından bezginlik duyulmadan dile getirilmesi ve insanlık tarafından her zaman ilgiyle karşılanması kabil değildir.
Sanat bakımından başarılı ve güzel olan bir şeyin, içinde bir doğru taşımaması düşünülemez.

Bununla birlikte, genel olarak güçlü, ama yine de dizginlenebilir bir eğilim olarak görünen bir duygu,
belli koşullarda bütün duygulardan daha şiddetli bir tutku haline girebilir ve böylece hiçbir kayıt tanımadan, önüne çıkan her engeli inanılmaz bir güç ve inatla ortadan kaldırır.
Öyle ki, kimi zaman bu tutkunun doyurulması için ölüm bile göze alınır, hatta tutkusuna cevap verilmediği zaman, aşık doygunluğa erişebilmek için hayatını bir ödül olarak ortaya koyabilir.

* * *

Aşk tutkusunun, tımarhanelere düşürdüğü kimselerin sayısı daha da kabarıktır. Dış koşullar dolayısıyla birleşmeleri kabil olmayan aşık bir çiftin, birlikte intihar etmediği bir yıl yoktur.

* * *

Gerçekte de, en incelmiş ve yücelmiş aşk bile, kaynağını yalnız ve yalnız cinsel içtepide bulur. Daha doğrusu, her aşk, daha belirlenmiş, daha özelleştirilmiş ve en dar anlamıyla daha bireyselleştirilmiş bir cinsel içtepidir ancak. Bu düşünceyi kabul eden bir kimse, cinsel içtepinin piyeslerde ve romanlarda değil de günlük hayatta bütün çeşitlikleri ve farkları ile oynadığı rolü göz önünde tutarsa; hayata bağlılığın yanı sıra, en güçlü ve etkili bir eğilimi dile getirdiğini görürse; insanlığın, gençlerden oluşan kalabalığının bütün düşünce ve güçlerinin en az yarısına sözünü geçirdiğini fark ederse; hemen hemen bütün insansal çabalarının biricik amacı olduğunu anlarsa ; en önemli olaylar üzerinde ters bir etki yaptığını, en ciddi işleri bozduğunu, belli bir süre için en yüce zihinleri karıştırdığını, devlet adamlarının çalışmalarına ve bilim adamlarının incelemelerine burnunu soktuğunu, bakan cüzdanlarına ve filozofların müsveddelerine güzel kadın saçlarından kesilmiş lüleleri ve aşk mektuplarını yerleştirmeyi becerdiğini; her gün en feci ve karmaşık durumları yarattığını, en değerli bağlılıkları yıktığını, en sağlam yakınlıkları hiçe indirdiğini, kimi zaman sağlığın da, hayatın da, zenginliğin de edinilmiş mevkiin de, mutluluğun da kurban edilmesini istediğini; hatta vefalıları birer kalleş haline getirdiğini, tepeden tırnağa namuslu kimseleri birer vicdansız durumuna düşürdüğünü, kısacası, yanıltıcı, bozucu, karıştırıcı ve yıkıcı bir şeytan gibi ortaya çıktığını fark ederse; bunca gürültü niçin diye haykırmaz mı? Bütün bu çaba, bu çırpınış, bu endişe ve bu zavallılık niçin? Bir erkeğin dişi bulmasından başka, nedir bu! Böylesine önemsiz bir şey, insanın düzenli hayatını niçin karartsın ve bozsun?

* * *

Sevildiğimizden emin oluşumuz, sevdiğimize sahip olmayışımızın yerini tutamaz hiçbir zaman. Nitekim bu duruma düşen kimselerin canlarına kıydıkları sık sık görülmüştür. Buna karşılık, çılgınca aşık olan ve sevgilerine karşılık görmeyen kimselerin, sevdiklerine sahip olmakla, yani fizik zevk duymakla yetindiklerini ve hiçbir eksiklik duymadıklarını görüyoruz.

Zoraki evlenmelerle; istek duymayan bir kadının armağanlarla ve başka fedakarlıklarla sık sık satın alınması olaylarıyla ve hatta ırza geçmelerde doğruluğu açıkça ortaya konmuş bir düşüncedir bu. Belli bir çocuğun dünyaya getirilmesidir amaç Kadın da erkek de bilmese, bütün aşk hikayesinin amacı işte budur.

* * *

Ana-babanın birbirini sevmeye başladığı an (İngilizce bir deyimin çok güzel anlattığı gibi “birbirlerini gözlerinde büyüttükleri” an) yeni bir bireyin ortaya çıkışının gerçek anı ve bu yeni varlığın hayatının çıkış noktası olarak görülebilir.

* * *

Her şeyden önce, aşkta erkeğin, yapısı gereği vefasızlığa; kadının ise vefalı bir davranışa eğilimli olduğunu söyleyelim. Erkeğin aşkı, doygunluğa erdiği andan sonra, gözle görülecek biçimde azalır; önüne çıkan her kadın, elde ettiği kadından daha çekici gelir. Ona; çeşitliliği arzulamaya başlar. Kadının aşkı ise, doygunluğa erdiği andan sonra artmaya başlar. Bu doğanın amacının, türünün sürdürülmesi ve elden geldiğince çoğaltılması olmasının bir sonucudur. Erkek, bir yılda, yüzden fazla çocuğu kolaylıkla yapabilir; oysa kadın, ne kadar erkekle sevişirse sevişsin yılda ancak bir çocuk yapabilir. (Bir batında birden fazla çocuk dünyaya getirme durumunu saymazsak.) İşte bundan ötürü erkeğin gözü her zaman başka kadınlardadır; oysa kadın bir tek erkeğe iyice bağlanır. Çünkü doğa onu, kendisini farkına varmaksızın , gelecekte doğacak çocuğunun besleyicisini ve koruyucusunu elde tutacak biçimde davrandırmaktadır. Bu bakımdan evlilik hayatında erkeğin gösterdiği sadakat yapay, kadınınki ise doğal ve kocasını aldatması, hem sonuçları bakımından nesnel olarak hem de doğaya aykırı bulunmasından dolayı öznel olarak, erkeğin aldatmasından daha güç bağışlanan bir suç görülmüştür.

Kaynak : Selâhattin Hilav / Schopenhauer'in Felsefesi


Hazırlayan : Aydın GÜVEN


anasayfa

KATEGORİ

- İLETİŞİM -

 

LİNKLER