OCAK 2008 / Sayı : 4
Anasayfa Eski Sayılar Linkler Beyaz Atölye İletişim

BEYAZ ATÖLYE

HAYAL ÇEMBERİ
 
AYDIN GÜVEN
 

Yeni bir güne başlarken, önceki günlerimin yeni bir kopyasını yaşayacağımı düşündüğümde,
heyecansızlıktan yakınırım, beklentilerimin sabırsızlığı içinde hayata sitem ederim.
Ama yine de, sahip olduğum değerlerimle hâlâ birlikte olmak gibisi yok derim.   

Sabırsızlık duyduğum ve sitem etmeme sebep olan duygu da; hayata bu kadar istekle sarılma ve çalışmalarımın, bütün enerji ve gayretlerimin nihayetinde, haklı saydığım bir karşılık beklentisidir. Beklentilerimin karşılık bulamaması sonucunda, yeniden başa dönerek başka bir sabır ve güç yüklemeye çalışırım kendime. Aynı zamanda emellerimi sevdiklerimin emelleriyle birleştirmeye çalışırım. Tek başına hayal kurmanın ve sahip olmanın aslında hiç bir şeye sahip olmamak olduğunu da aklımdan çıkarmam.

Beklentiler ve arzuların sınırı yoktur elbette. Küçük bir hayal parçası ile başlayan masum bir istek hemen yerine geldiğinde kendimizi şanslı hissederiz. Ardından diğer isteklerimizi sıralarız. Onlar da hemencecik yerine gelirse kendimizi daha da şanslı hatta farklı sayarız.
Bu kolayca gerçeğe dönüşen hayaller bizi bazen çabalamaktan uzaklaştırır. En tehlikelisi sabretmeyi unutuveririz. Hayallerin ve planların gerçekleşmesi ne kadar kolay olursa
bir sonraki beklentiler daha da büyük olacaktır. İnsanın durmadan istemesi biraz da kolayca elde etmesine bağlıdır. Elde ettiklerinin yetmemesi de yine gerçek gayret sarf edilmeden kazanılması ile ilgilidir. Sürekli bir şeyler kazanırken farkında olmadan sürekli bir şeyler de kaybediyor insan. Bu düşüncem değer saydığımız şeylerin kazanç kayıp ilişkisindeki zaman zaman ters orantısına şahit olmamla ilgilidir.

Korku ve kaygılarımız elimizdeki değerlerin yok olma endişesi içinde, umut ve hayallerimiz ise genellikle elde etmek istediklerimizi sağlamak ve sürekli artırmak düşüncesiyle geçiyor.
Ömrümüzün bir gün mutlaka son bulacağını kabullenmek gibi, umutlarımız ve korkularımızın da tüm olasılıklarını kabullenmemiz gerekir.

Her zaman sevgi veya aşırı tutku, ulaşmak istediğimiz noktaya getirmez bizi. Büyük bir hayalin peşinden giderek alternatifler yaratamadan yaşarsak, hayatta sevilecek başka şeylerin de olduğunu unutursak ve kaybettikçe inat etmeye devam edersek, 
ruhumuzun fanatizmini durduramayız. Bir istek uğruna hırsımızdan kudurmak yerine kim olduğumuzu ve ne istediğimizi bilmemiz gerekir. Kendimize ait olanları, başkalarınınki ile 
kıyaslarken alçalma veya kibirlenme yerine, sahip olunan değerlerin ne ile ilgili olduğuna da bakmak gerekir.

Doğuştan yetenekli, maddi manevi ayrıcalıklı olanlar veya sonradan başarılı ve güçlü olanların kibirlerini yenmeleri ve bu niteliklere sahip olamayan kimselerin de aşağılık duygusuna kapılmalarını bastırmaları zordur ama, başarıldığında her iki taraf için de büyük bir mutluluktur.

Her şeyin “istediğimiz gibi” olmasına hayat değil, koca bir hayal denir. Hayaller bizi serseme çevirirken, hayat dediğimiz gerçek bizi hayal kırıklıkları ile döve döve olgunlaştırır.

Akşamdan saati kurar gibi kurduğumuz hayallerimizi gerçekleştirmek için vakit geldiğinde uyanmaktan başka şansımız yok. Erkenden uyananlar hayallerine en çabuk ulaşanlar oluyor. Uyanamayanlar ise “fakir tesellisi” ile yine mutlu bir şekilde hayal dünyasında sanki gerçek gibi yaşıyorlar.

Unutabilmek gibi müthiş bir özelliğe sahip olmamız, bizi hayatın sürprizlerle dolu olduğuna
inandırır, hiç bir şeyin artık eskisi gibi olmayacağını düşünerek her sabah başka umutlarla yeniden doğarız. Bu belki de yaşamak ve yaşatmak için gerekli olan temel ihtiyaçlardan biridir.

Hayallerimiz, umutlarımız, emeklerimiz, beklemeler, acılar, mutluluklar, kavuşmalar, kaybetmeler derken belki de yeniden başladığımız yere geliyoruz.
Sanki hiçbir yere gittiğimiz yok; koca bir çemberin içinde dönüp duruyoruz.
Her şey gerçekten değişiyor mu, yoksa sadece şekil değiştirip bizi mi aldatıyor ?

Hayallerimiz ve çabalarımızın sonucu, büyük bir çaresizlik olduğunda alternatif yaratamamaktan dolayı “yuvarlanıp gidiyoruz” derken çemberi yuvarladığına inandığımız ve kader kısmet dediğimiz sihirli sopa bizim en büyük hayalimiz olsa gerek.

İşi en baştan kadere bırakanlar, en büyük hayalperestlerdir. İstenilen şeylerin uğruna canla başla çalışıp, bütün istek ve güç sarf edildikten sonra, sonucu kadere bağlamak insanı daha da rahatlatmaz mı ? Şans, kader, kısmet dediğimiz ve kontrolümüz dışında geliştiğine inandığımız teselli sembollerinin içine emeğimizi katmadan yaşamak nasıl bir tembelliktir.    
Mutluluk ve mutsuzluk vesilelerinde; gidişatın değişmesindeki gücümüz, olayların başlangıç ve sonuçları, o sonuçlarından doğan yeni başlangıçlarda bizim rolümüz ne kadardır.
Aslında atacağımız adımlar öyle önemlidir ki, her şey parmağımızın ucu ile domino taşı arasındadır. Bir sihirli dokunuşla binlerce hareket yaratırız dünyada. 

Gerçekleşme ihtimali ne kadar az ise hayallerimiz o kadar zevkli oluyor. Ulaşamadığımız her şeyi daha büyük bir tutku ile seviyoruz. Belki elimizdekiler ve yanımızdakiler de bir zamanlar hayalimizdi ama biz yine de doyumsuzluğu tercih ediyoruz.   

Madem her şey bu çember içinde başa dönüyor.
O halde kimlerle ve nasıl yuvarlandığımıza bir daha bakalım da, boşa dönmeyelim.