ARKAYA DOĞRU İLERLEYELİM LÜTFEN !
|
AYDIN GÜVEN |
Rüyada tren sesi duymak, tren yoluna yakın yerde oturmaya işarettir.
Benimkisi gibi, raylara elli metre uzaklıkta bir yatak odanız varsa, uykunuzun tam ortasından geçen vagonlar, rüyadaki sevgilinize el sallayıp artık işe gitme vaktinizi hatırlatır.
Gümbürtüye giden ve yine tam hatırlayamadığım bir rüyayı daha geride bırakarak, perdeyi açıp, güneşin ilk ışıklarını ayıklarım koca binaların arasından.
Ağaçlardan gelen cıvıltıları duyduğum zaman, tamam derim “dünyada hâlâ hayat var”
Hemen her sabah olduğu gibi çoraplarımı aramayla başlarım güne ve o anda annemin sesi yankılanır kulaklarımda, “nerede çıkardıysan oradadır.. dır.. dır.”
evet buldum. Sağol annecim ekmeklerden önce kızarttın yüzümü.
Aynadan başkalarına nasıl yansıyacağıma baktığımda, gördüğüm adam; gecikmelere karşı ileri aldığı saatinin “nasıl olsa on dakika ileri” rahatlığıyla hareket ediyordu yine.
Gece boyunca nöbet bekleyen kıyafetlerimi doğru yerlere giydiğimden emin olduktan sonra, beni bekleyen işlerin sorumluluğunu da kuşanarak, tren gürültüsünü mumla aratacak bir İstanbul sabahına doğru yollara düşerim.
Yolda bütün gördüklerime “günaydın” hatta abartıp “nasılsınız bu sabah” diyebilmeyi
çok isterdim de, Yıl 1970 değil ki, nerede o anlatılan vapur selamlaşmaları?
Yıl 2010' a çeyrek var.
Bir sabah hiç tanımadığın bir erkeğe, sırf 70'li yıllardakine benziyor diye, bir selam ver bakalım. Vallahi ya deli diye güler, ya da neme lazım yanlış anlar.
Şöyle gönül rahatlığıyla selam vereceksem, en azından bakkal tanıdık…
Alış-verişimin hatırına, ne selam verirse bahtıma düşüncesiyle bozuk paramı hazırlarım.
Genelde gazeteden başka taze bir şey bulmak zordur bizim bakkalda ama
gazetenin de en tazesini alsan, haberler de bayattır zaten.
15 yıl öncesinin gazetesini bugün bassınlar. Değişen ne olmuştur acaba?
Eski tas, eski hamam, eski çamlar bardak bile olamamış.
Manşetlere şöyle bir baksan; (o anda doktora bir baksan, seni ülserli sanır)
“Terör, töre, cinayet, cinnet, enflasyon, işsizlik, in-cin, futbol, türban, sosyete, abd, imf, hükümet, yolsuzluk, soysuzluk ve istenmeyen kıldan tüyden haberler”
Haydar Dümen'e ve Güzin ablaya gelen sorular bile aynı. Tamam! insanoğlunun sorunları kolay kolay değişmez de, kardeşim bu ülke de hiçbir şey gelişmez mi yahu.
Tersten bakalım bir de olaya. Bugünkü gazeteyi, gönder 50 yıl önceye, bir köy kahvesinde çayını yudumlarken okusun vatandaş. Demez mi içinden,
- Atamızı uğurlayalı 20 yıl olmuş gayrı, memleket yine aynı.
Yahu bir günde sürmanşetten okusak; yoğurttan sonra cacığı bulduk yerine,
kanserin ilacını bulduk diye veya ne bileyim nanoteknolojik bir “belediye çukuru” yaptık diye. (belki kendi kendini kapatır zamanla)
İlacı bulsan ne fayda, yedirirler mi sana, sen kafanın içini kapat aydınlığa, Ört dışını da güneşe, sıvazla sakalını, yürü bakalım aklın sıra hidayete.
İlim Çin'de bile olsa fark etmez değil mi? Atış da serbest ithalat da…
Ahh nerede benim Mustafa Kemal' im… diye ben de iç çekerken, “Kocatepe'deki silüeti” gibi kalmışım. Lafı uzattık otobüsü kaçırdık. Bakkaldan çıkmanın zamanı geldi, Marko Paşa gelse derdini anlatacak adam bulamaz vallahi.
İstanbul sabahlarında herhangi bir durakta beklerken, binlerce insan görürsün işine yetişmeye çalışan. Trafikte takılı kalmış toplu taşıma araçlarına bakarsın; içi tıka basa “insan” dolu. Kapılardan sarkmış, mutsuz ve umutsuz işçiler…
Buruk duygular içinde sende kendine bir bilet alırsın.
Benim otobüs gecikince, yıllar önce bir durakta okuduğum yazı geldi aklıma;
“Bu durak otobüs beklerken ölenlerin anısına yaptırılmıştır”
İşte mutsuzluktan mutluluk çıkarmak budur. Bayılıyorum milletimizin mizahına…
Yollardaki kimi insanların yüzlerinde, akşamdan seyrettikleri bağımlılık yapan televizyon programlarının boşluklarını, kimilerinin ellerinde umutlarını koşturdukları atların yarış bültenlerini görürüm.
Yarınlarını kaybetmişçesine güne sigara ile başlayan insanlara bakıp, gülmeyi unutmuş yüzleriyle, tanıdıklarına sadece refleksli selamlar verenlere üzülürken, aynı zamanda şaşkınlıkla yoldaki güzel sayılabilecek tüm kadınlara, başka bir gezegenin yaratıklarını görmüş gibi bakanların, bakmalarına bakıyorum, şaşkınlıkla…
Vitrinlerin önünden kendilerini seyrederek geçen kızlarımızın, beğendiği erkeklere bile hayalet muamelesi yapıp, sonradan onları hayal ettikleri de, ihtimallerim arasındadır.
Sinirlenmeden bir sabah İstanbul trafiğinin içinde ilerleyebilmek için, ya petrol kralı olacaksınız, ya da herkesi palyaço gibi gören bir polyana aklına sahip olacaksınız.
Trafiğin bir anda mucize eseri açılmasına da hemen sevinmeyin. Bu açılan yol size değildir. Sen SSK'lısın, bekleyeceksin sıranı. Mutlaka bir büyüğümüz geçiyordur. Herhalde Dolmabahçe'de petrol kralı ile kahvaltı yapmaya gitmiyor. Önemli bir görev icabıdır. Zeval gelmesin.
Bizim memlekette karnaval yok diye hiç üzülmeyin. Küçük Amerika olacağımızı veya Avrupa birliğine gireceğimizi her gün kutlar gibiyiz trafikte. Çiçekçi kızlar bir yandan, mendil satanlar bir yandan. Bir elinde çekçek, bir elinde pet şişe, araç camlarını silen çocuklar. Kırmızı ışık yanınca, araç çakmağına şarj satanlar ne ki! , matkap ve lokma takımı satanlar, kağıt helva, simit, oyuncak ve meyve çeşitleri, müzik aletleri…
Yok daha neler demeyin, daha neler neler…
Elinde direksiyonla araba sesi çıkaran adamlara deli derdik eskiden, gülerdik.
Şimdi altında arabası olup, kornayla beste yapanlara ne demeli?
Altı neon ışıklı, ekzozundan ateş çıkaran, üstü kanatlı şeyler de var trafikte. Uçmasalar bile en azından, diğer arabaların yanaklarından makas alarak, şansını deniyorlar.
Sirenleri takılmış boş ambulans takibinden, emniyet şeridine yatay geçiş yaparak, küllerini camdan rüzgâra bırakanlara ve timsahın suya dalışı gibi yola çıkanlara rastlarsınız İstanbul'da.
Acemi hanım sürücüleri sıkıştırıp, kırmızı ışıktan ve su birikintilerinden hızla geçecek kadar kaba olsalar bile, kapınız açık kaldığında, sizi uyaracak kadar da naziktirler bizim modifiyeler.
Eskiden her mahallenin bir delisi vardı, şimdi akıllı bulabilene aşk olsun.
Kırmızı ışık bizde boğa etkisi yapıyor olsa gerek, yanar yanmaz daha da gazlıyoruz.
Bu densizliği kim yapar diye aracın içine bakıyorsunuz; normal bir insana benziyor. Uzaylılar şehrimizi kuşatacak olsa, şöyle üstten İstanbul trafiğine bir baksalar tamamdır. Yaptığımız hareketleri görüp korkudan geri basarlar vallahi.
Yok yok sinirlenmemek lazım. Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler.
Onlara medeni bir tepki gösterirseniz, size 29 harften 2900 çeşit küfür üretirler.
Vatandaş sadece trafikten değil, her şeyden şikayetçidir aslında ama, sistem öyle
bir haldedir ki, şikayetinizi ciddiye alacak ve sizinle muhatap olacak bir görevli de
bulsanız, sorun çözülemeyeceği gibi, o da aslında her şeyden şikayetçidir.
Konu ne olursa olsun, her hangi bir şikayette bulunabilmek için. Mısır koçanını araba camından yere atmayı şiddetle kınayacak kadar evrim geçirmiş olmak gerekiyor.
Askerde bir komutanımız mıntıka temizliğinde, hepimize inanılmaz sinirlenip aynen şöyle bir fırça atmıştı bize;
- Osmanlı imparatorluğu niye battı biliyor musunuz?
Benim bazı tahminlerim vardı ama çıt çıkaracak kadar da akılsız değildim.
- Mıntıka temizliği yapmadığı için!
- (Haydaaa…)
Bende zaten omuz yoktur. Ne ağız kaldı ne omuz. Boynum çıktı, gözlerim dahil, şaşkınlıktan hepsi yerlere düştü.
Tarih yeniden yazıldı o anda, Hayatımda duyduğum en manasız şeye bile, şimdilerde delirdim mi? bilmiyorum. Acaba komutan haklımıydı diye soruyorum.
Çevreyi kirleten, ağacın gövdesine, bitkilerin yapraklarına aşkını kazıyan, tabiata aşık olmayan bir zihniyet, uzaya füze gönderse ne olur. Heykellerin dudaklarına ruj süren adam kim bilir uzaya gitse ne yapar?
Hayatlarının en kritik dönemlerinde bile futbol kritiği yapabilen, Orta direk bile olamadan,
direkten dönen toplara üzülen, gazeteye spor sayfasından başlayıp, çıplak mankenleri baştan sona taradıktan sonra, genel kültürsüz sorularla dolu bulmacaları bile tamamlayamayanları tam anlayamayanlardanım hâlâ.
Eğlenmek gülmek hepimizin hakkı, ama eğlenirken öyle bir uyuşuyoruz ki,
üzerimize bomba yağsa, son model kameraları alıp “havai fişekleri çekecem” diye dışarı fırlayacaklardan korkuyorum.
Ünlülerin ilişkilerini gözetlemekten başka eğlenceler de olmalı. Filozofça ahkâmları içki masalarında kesmekten başka çareler de bulunmalı.
Aklımızdan geçenleri söyleyemiyoruz. Söylediklerimiz de, sanki bizim aklımızın ürünü değil gibi geliyor bana. Oturup düşünce üretemezsek onunda kolayı var, başkası bizim yerimize düşünür, biz onu da ithal ederiz.
Hayata sürekli pembe “at gözlükleriyle” bakmaktan, tembelliği özgürlük bilip, sonuçlarını kader sanmaktan, şu yalanlara inanmaktan kurtulsak bir gün.
Artık insan gibi yaşamanın ne olduğunu, konuşmaya gerek kalmasa.
Motorları maviliklere sürebilsek diyorum.
|