NİSAN 2008 / Sayı : 7
Anasayfa Eski Sayılar Linkler Beyaz Atölye İletişim

BEYAZ ATÖLYE

BİRİNCİ SINIF HAYAT BİLGİSİ
AYDIN GÜVEN


Fiziksel veya duygusal acılar yaşarken “bundan daha da kötü başıma ne gelebilir ki?” diye düşündüğümüz ve isyan ettiğimiz olur. Bu acılarımıza ve isyanımıza en gerçekçi yaklaşacak olanlar beklediğimiz kişiler değil, daha sonra karşılaşacağımız daha büyük acılardır.
O acılar, geçmişte çektiklerimizi gülerek hatırlatacak kadar yüklü gelirler. Tam ayağa kalkacakken, bir darbe daha alırız ve hayallerimiz nakavt olur. Artık en iyi muhabbet edeceğimiz kişiler, benzer gazaba uğrayanlardır.

-  Haydi bakalım en kötü günümüz böyle olsun !

Ortak veya benzer acılar yaşasa da insan, herkes aynı dersleri alamaz hayattan.

Düştüğü çukurların sebebini unutup, sadece sonucunu hatırlayanlar, büyük bir öfkeyle gidip yine aynı çukura düşerler.

Seçimlerimizi doğru yapamadığımız için, fragmanlar farklı olsa da, yaşayacaklarımızın öncekilerden pek farkı olmayacaktır. Biz yine filmin kahramanı olacağımızı düşünerek, aynı sahneleri oynar dururuz.

Aynı çukurda başkalarının da olması zaten en büyük tesellimizdir. Yenilmeyi artık öyle çok benimseriz ki, adeta yaşam biçimi haline getiririz. O saatten sonra, hayat arabeskten başka bir şey değildir.

Yalan dünya, zalim kader, kahpe devran feryat figan…

İsyana mecbur kaldığımız koşulları, dolaylı yollardan yine kendimizin hazırladığını unutmayalım. Yoksulluk içinde doğduğumuza isyan edip, yine aynı yoksulluk içersinde, ileride isyankâr olacak yavrular doğuruyoruz. Maddi manevi gereksinimlerini tam karşılayamadan büyüttüğümüz çocuklardan, hayat boyu başarı beklediğimiz gibi, üstüne üstlük bizi anlayamadıkları için kınıyoruz.

Bu dünyada can yakan kötülükleri ya biz yapıyoruz, ya kötülük saçanların yakınıyız ses çıkarmıyoruz, ya kötülere prim verip oy verip destekliyoruz, ya çıkarımız var ya da hiçbir ilgimiz olmamasına, hatta nefret etmemize rağmen korkumuzdan kötülere ses çıkaramıyoruz.

Bataklığın içinde makyaj yapıp sırıtarak vesikalık çektiriyoruz.

Çare dediğimiz “ayağa kalkmayı” hep başkalarından beklediğimiz için, çaresizlik içinde yaşamayı yaşamak zannediyoruz.

Ateş yakmanın, düze çıkmanın, aydınlığın edebiyatını yeri geldiği zaman pek güzel yapıyoruz ama, iş çukurdan çıkmaya gelince, filmin kahramanı olduğumuz için dünyanın en büyük kötülüğünü yani bencilliği oynamaktan başka bir şey gelmiyor aklımıza.

Bizler, bu çukurdan birbirimizi ezip çıkmaya çalıştıkça, üzerimize müstakbel kader ortaklarımız çullanmaya devam ediyor.

Bu dünyada bir canlıyız, her canlı gibi önce yaşam savaşı veriyoruz.

“Sadece bir canım var, yaptıklarım yanıma kâr” düşüncesi, bizi diğer canlılardan ayıran bir özellik ise, “keşke karga olsaydım” diyeceği geliyor insanın.

Kişisel sorunlarımız ve sorumluluklarımız var; hastalıklarımız, borçlarımız, bakmakla yükümlü olduğumuz kimseler, ayrılıklarımız, hasretlerimiz, kayıplarımız, gerçekleştirmek istediğimiz hayallerimiz v.b.
Bunlara elbette sarılmalıyız, sahip çıkmalıyız ama, hayat dediğimiz yani içinde yaşadığımız evrende kendi dünyamızın dışında da, koca bir dünya var.

Birlikte yaşıyoruz ve toplumun bir parçasıyız. Toplumsal sorumluluklarımız da var. Kayıtsız kaldığımız her toplumsal sorun, dönüp dolaşıp eninde sonunda bize zarar veriyor.
Bugün umursamadığımız toplumsal sorunlar, yarın çocuklarımızın kişisel sorunları olabilir.

Kendimizden bir damla kan akınca dünyayı ayağa kaldırıyoruz, ama yanımızdakini gözümüzün önünde kaçırsalar, yanlışlıkla plakayı görürüm de ağzımdan kaçırırım diye ödümüz patlıyor.

İnsanca yaşamamızı engelleyen duvarları ve tabuları yıkıp bilinçli ve korkusuzca yaşamak, hem geçmişi hem de geleceği savunmaktır.

İsyanlarımız bile, fısır fısır dedikodu gibi.

- Aman komşu, yerin kulağı var

- Boş ver görmemezlikten gel

Nasıl bir korkaklıktır bu?

Bizi bitiren başka memleketlerden gelmek değil, “görmemezlikten gelmek” tir.
Bir yerlerde bir sorun varsa ve yokmuş gibi davranırsak, bir gün bize de yokmuş gibi davranırlar.

Bizleri bir arada tutan şey nedir ?

Ne kadar sevdiğimizi söylemek yetmez, nasıl sevdiğimizi göstermemiz gerekir.
Hissettirmemiz her zaman yetmez, yaşatmamız gerekir her koşulda ve durumda.

Eğlenmeyi biliyorsak dertleşmeyi de bileceğiz. Dertleşemediğin bir insanla eğlenmeye çalışmak, felçli bir insanı dansa kaldırmaya benzer.

Sevgiyi bilmeyen insan, neye sahip olursa olsun eğlenmeyi de bilmez. Mutlu olabilmek ve mutlu edebilmek için sadece kendimizi değil, başkalarını da, diğerlerini de, öbürlerini de sevmek ve anlamaktan başka yolumuz yok.

Dünyadaki en değerli şeyler aslında bedavadır. Erdemli olmak, insan olmaktır ve bunun hiçbir zerresi satılamaz.

Hiçbir öğreti, hiçbir nasihat ve kitap, bedel ödemek kadar iyi anlatamaz hayatı. Kendilerine kutsallık ve ödüller verdiler, taçlar taktılar kafalarına, ve bellerine kılıçlar. Gözlerimiz başka yerlere bakmayacak kadar ahlaklı ve utangaçtı. Hiç bir şeyi sevgiyle almadılar ellerimizden ve hiçbir şeyi karşılıksız vermediler ellerimize. Zorla, baskıyla ve korkuyla öğrettiler sevmeyi.

Sadece kendilerine itaat edilmesini, başkalarına karşı dikkatli, hatta kötü davranmayı öğrettiler insanoğluna. Korkudan başka neye yaradı anlattıkları. Herkese karşı insan olma cesaretimiz kırılmadı mı?

Babamızdan yediğimiz dayaklar, kızılcık dallarından nefret etmemiz için yeterli sebeptir ama,
biz çocuğumuza o dallardan çıkacak çiçekleri gösterebilirsek eğer, işte o zaman çocuğumuz, hayata bağlanacaktır.

İnsan insanı sevdiği zaman, hayat yeniden başlayacaktır.

“Bundan daha güzel başımıza ne gelebilir ki?”

 




 

AYDIN GÜVEN (Arşiv)

 
(Mart 08 / Sayı-6)
 
(Şubat 08 / Sayı-5)
 
(Şubat 08 / Sayı-5)
 
(Ocak 08 / Sayı-4)
 
(Aralık 07 / Sayı-3)
 
(Kasım 07 / Sayı-2)
 
(Kasım 07 / Sayı-2)
 
(Ekim 07 / Sayı-1)
 
(Ekim 07 / Sayı-1)