Pazardan alınan meyvelerin konulduğu kese kâğıtlarını açıp resimlerine bakmak en büyük zevkim ve sayfalarda yazılanları okumak da en büyük hayalimdi. Bana alınan ilk hediye “horozun çöplüğü” adlı hikâye kitabını hiç unutamam; daha okuma yazma bilmiyordum ama resimlerine bakıp tahminler yürütüyordum. Kitap sevgim bu on sayfalık hikâye kitabıyla mı başladı, yoksa ablalarımın okuldan geldikten sonra önlerine açtıkları o güzelim dergilerle mi başladı pek hatırlamıyorum. Belki de babamın istisnasız her gün aldığı gazetelerin sayfalarına bakmak etkili olmuştur okuma sevgimin olmasına. Küçücük yaşımdan itibaren okumak en büyük tutkum haline geldi.
İlkokula başladıktan çok kısa zaman sonra hecelemeyi ve okumayı sökerek o güzelim kan kırmızı kurdeleyi gururla göğsüme taktı öğretmenim. Artık önümde engelim yoktu ve ne bulursam okuyacaktım. Sınıfta iki kapaklı kütüphanenin önünde durarak okumak istediğim kitapları belirlerdim. En kalın kitabı öğretmenim bana verdiği zaman değmeyin keyfime. Okulun karne tatilinde bana, uzun zamandır gözümün takıldığı mavi ciltli “Fadiş” kitabı verilmişti. O kadar etkilenmiştim ki, kitabı ağlaya ağlaya okumuştum. Gerçi Ömer Seyfettin'in “Kaşağı” adlı hikâyesinin de “Fadiş” den aşağı kalır bir tarafı yoktu. Bu güzel hikayeler benim günümün, gecelerimin, rüyalarımın konusuydu.
Ben çocukluğumda gittiğim evlerde hiçbir zaman oyuncakları, eşyaları, giysileri kıskanmadım. Kıskandığım tek şey vitrinlerde renklerine, sayılarına göre dizilmiş olan ansiklopediler, hikayeler, romanlar yani bütün kitaplardı. Deri ciltli ansiklopedilerin o güzelim kokusu hala burnumda tüter, pırıl pırıl kuşe sayfalarını adeta ipekmiş misali çevirirdim.
Alt katımıza taşınan komşumuza hoş geldiniz ziyaretine gittiğimiz ilk günü hiç unutamam. Sandalyeye oturur oturmaz karşı büfede sıralanmış olan “Altın Çocuk Klasikleri” gözüme çarpmıştı. Nasıl heyecanlandığımı anlatamam. O andan itibaren kafamda, “bu kitapları okumak için nasıl alabilirim” senaryoları kurmaya başlamıştım. Daha yaşıtlarım kırk sayfalık kitapları okuyamazken ben klasikleri okuyacaktım. Sonunda bu kitapları okuma şerefine nail oldum. Jules Verne'nin “Denizler Altında 20,000 Fersah” – “80 Günde Devri Âlem” - “15 Yaşında Bir Kaptan” romanlarını ikişer kere okumuşumdur. Kitabın ilk sayfasını okşayarak, koklayarak açıp deyim yerindeyse adeta içine girerdim. Ben, artık ben olmaktan çıkar başkahramanın yerine geçerdim. Kahramanım sevinince mutlu bir gülümseyişle uykuya dalar, başına gelen kötü bir olayla kahrolurdum.
Ortaokul lise çağlarında elime geçen “Genç Kızlar” adlı kitabı tam dört kere sabahın üçlerine kadar okumuştum. Annemin devamlı yatın, ışığı söndürün uyarılarına rağmen inatla ışık sızan yerleri kapatıp sabaha kadar okumaya devam ederdim. Bana aşkı en güzel, en temiz, en masum anlatan Muazzez Tahsin Berkand ve Kerime Nadir'le gençliğe adımımızı attık.
İlkokuldan itibaren hep kitaplık koluna seçildim. Böylece istediğim kitapları rahatça okuyabiliyordum ve büyük bir titizlikle zarar vermeden diğerleriyle değiştirebiliyordum. Tarih, Coğrafya kitapları arasına yerleştirerek az kitap okumadım doğrusu. Benim için yaz tatili demek kitap demekti.
Çok arkadaş edinen biri olamadım hiçbir zaman, bu açığımı belki kitap okuyarak kapamaya çalıştım. Ama hiç pişman da olmadım. Benim en sevdiğim, en sadık, en güvenilir dostlarım oldu kitaplarım. Onlarla hiç gidemediğim ve gidemeyeceğim diyarlara yolculuk ettim. Hayatım boyunca göremeyeceğim kültürlerle tanıştım, Kitaplarımda ben sevmenin ne güzel bir duygu olduğunu, aşkı, ihaneti, tutkuyu, arkadaşlığı öğrendim. Hayal dünyamın bu kadar geniş olmasını da bu dostlarıma borçluyum.
İyi ki varsınız dostlarım.