MAYIS 2008 / Sayı : 8
Anasayfa Eski Sayılar Linkler Beyaz Atölye İletişim

BEYAZ ATÖLYE

Etkili İletişimin Sırları
AYDIN GÜVEN


Etkili iletişim dersinde hocanın tahtaya yazdığı sıralama beni biraz sarsmıştı; yeni tanıştığımız kişi tarafından kabul edilebilmek ve sağlıklı iletişim kurabilmek için, içtenlikli davranmanın, son derece riskli olduğunu öğrenmiştim.
Karşımızdaki kişi tarafından kabul edilebilmenin sırası olarak, önce geri çekilme, sonra ritüel, vakit geçirme, etkinlik, psikolojik oyunlar, ve en son içtenlikli davranmamız gerektiğini söylüyordu uzmanlar.

İlk diyalog kuracağın kişiyle ilgili ne hissediyorsan hisset ama, hemen doğruyu söyleme. Tanışmada dürüst olursan, kaybedersin anlamına geliyordu.

- Nasıl olur hocam, ben şimdi gerçek duygu ve düşüncelerimi saklayacak mıyım?

- En son söylemen gerekeni ilk başta sakın söyleme, bu sağlıklı bir “ilk diyalog” için çok risklidir.

- Adamdan hoşlanmadım, yalan mı söyleyeyim yani.

- Ne yazık ki öyle, dürüst olmanın bir zamanı var…

Ben, o ana kadar hiç duymadığım bu stratejik formül karşısında şoklanmış patates gibiyken, sınıfta benim şaşırmama şaşıranlar oldu. Demek ki, kabul edilmenin sıralaması, çoğunluk tarafından çoktan bilinip benimsenmişti bile.

Geç de olsa anladım. İletişimdeki sıralamayı bilmezsek, kabul görmüyoruz.

- Tabi ki seni seviyorum hayatım, ama evlenmek bana göre değil. Ben sadece hoşlanmaktan hoşlanıyorum. Taptaze duygularını hoşaf etmek istemem, bu arada ben antiemperyalistim, faşizme de karşıyım, toplum da beni ilgilendiriyor yani…

- Nee..? Nasıl yani ? O da ne demek? Ben sadece benimle ilgileneceğini düşünmüştüm. Elveda…

- Bakın sayın müdürüm, ben dümdüz bir adamımdır. Aklımdan geçeni söylerim.
Diğerlerinin yaptığı gibi, size süzülerek yanaşmam. İspiyon filan da yapamam.

- Öyle mi?. O zaman dümdüz gidiyorsun, bu koridordan muhasebeye, oradan onuncu köye.
Hadi yallah! seni dolap beygiri...

Böyle düşünüp söylemenin de, ikili iletişimdeki beygir gücünü hesaplamak gerekir.

Bir ürün pazarlamak gibi kendimizi tanıtıp, ürün alır gibi karşımızdakini enine boyuna inceleyeceğiz o zaman. Önce güvenlik için formalite maskemizi yüzümüze geçirip, sonra en düşük vitesten gazı vermeye başlayacağız.

Mayınlı bir sınırdan 3-5 koyunu geçirdikten sonra, kaçak malları sokmaya başlayabiliriz.
Yani önden adınız soyadınızı doğru söyleyip, sonra da maskemizin sahte samimiyeti ile birkaç damar muhabbet yapıp, ardından yalanları sıralayabiliriz.

- Maskeli baloya hoş geldiniz.

Yabancı değiliz aslında, Amerikan sistemi pazarlamalara benziyor şimdiki iletişimler. Karşımızdakinin olumsuz cevaplarına karşı önceden hazırlanmış 70 çeşit ikna kabiliyeti için stratejiler geliştireceğiz hepsi bu.

En kızdığınız anda bile gülümseyerek, şişi de, kebabı da yanmaktan kurtarın,
Kişinin ilgi duyduğu tüm alanlara, zaten yıllardır hayranım demeye kadar işi abartın.
Katılmadığınız konulara bile katılın, katılarak gülün. Her lafın arasına kendinizle ilgili gizli reklam yedirin. Elinizin altında, masanızın üstünde teknolojik bir şeyler olsun.
Mangalda kül kalırsa hakkımı helâl etmem. Yeter ki sizi kabul etsin, sonra icabına bakarsınız.

Genelde nezaketle başlayan diyaloglar kurulurken, insanlar birbirlerini sürekli kontrol ederler.
Bu ilk diyalog adeta bir sınavdır. Yeni tanıştığınız kişinin, hayatınızdaki yeri ve önemine göre davranarak (nabız yoklayarak şerbeti vermek) cazibe ağlarını örmeye başlayabilirsiniz. Hele bir de tatlı dilliysek, arı gibi ballandırıp, örümcek gibi ağımıza düşürebilirsek karşımızdakini, koklaşa koklaşa anlaşır gideriz.

Tabi etkili olmak için çok konuşmak gerekmez, hatta bazen sustuğun anda hiç bir şeyi kaybetmediğin gibi, eğer birde düşündüklerinin aksini söylersen kazanmaya bile başlayabilirsin.

İnsanın aklından bazen o kadar istem dışı şeyler geçer ki, düşüncelerimiz yanında, gördüğümüz en absürt rüyalar bile Oscar'a adaydır. Söylediğin anda karşındakini direk taciz edebilirsin, işsiz kalabilirsin, ömür boyu hapse girebilirsin ne bileyim, linç olabilirsin, kimsesiz kalabilirsin, açlıktan ölebilirsin. Her şey olur.

O yüzden “sus da adam sansınlar” lafı, birden aklınıza gelsin.
Patavatsızlık çok fena bir durumdur. Aklınıza her eseni söylerseniz Allah muhafaza…

Gerçeklerden kaçarak etkileme, sadece ikili iletişimde ve ilk diyaloglarda değil elbette, bu taktiği milyonlarca kişiye de aynı anda yaparak kendinizi geliştirebilirsiniz. Bunu yapabilmeniz için en üst düzeyde “seçilmiş” olmanız gerekiyor. Seçilmiş derken bilim, kültür sanat, felsefeden bahsetmiyorum. Daha da yücesi var; politikacı olmanız gerekiyor. Hele ki önceden bir itilmişlik dışlanmışlık varsa, yani içinizde bir “politik acı” kalmışsa bu sizin daha da yukarılara çıkmanızı sağlayacak özel bir gaz etkisidir.

Siyasiler, halkın önüne ilk çıktıklarında ne derler?

Saygıdeğer vatandaşlarım, hepinizi sevgiyle kucaklıyorum. İşçimiz köylümüz çiftçimiz
pamuğumuz şekerimiz tarlamız derken, biz oraya kadar dinleyip, ardından verilecek istihdam, enflasyon, tefe-tüfe rakamlarıyla hipnoz olduktan sonra, uykuya tam teslimiyet vaziyetlerine gireriz.

Liderlerin, etkili iletişim metotlarına dikkat edin; beden dilleri, jestleri, yerinde esprileri, sorulara bin bir dereden farklı cevaplar verme kabiliyetleri ve daha ne taktikler…

En başta, vatandaşın kılına zarar gelse bundan acı duyarım gibilerinden laflar edeceksin. Sonra dünya klasiklerinden eserler sunacaksın, halkı macun kıvamına getirdikten sonra, sür piyasaya “heri potırı”, “yüzüklerin efendisini” okusunlar.

İyi bir hatip olmak için bir laf vardır ya, “konuşmaya iyi başla, iyi bitir, ortasına ne doldurursan doldur”. diye. İşte politikacılar bu konuyu aşmışlar. Konuşmanın başında sonunda ortasında, istedikleri her yerde, uzun havayı basıp, kitleyi alkışlatabilirler.

Bizim tüylerimizi havalandıracak havaları öyle iyi bilirler ki, daha lafın sonu gelmeden alkışlamaktan kendimizi kaybederiz. İşte etkili iletişimin en büyük sırrı budur. Karşındakinin duymak istediklerini bul, tam yerinde ve zamanı gelince söyle. Sonraki diyaloglarda baktın
taze bir şey yok, eski taktikleri ısıt ısıt önüne sür.

Diyalog kurmak bir dizi oyunsa, ebelenmeden laf ebeliği yapıp, ağzımızdan sürekli nazik laflar üretmemiz gerekir. O halde, nerede nasıl davranmamız gerektiğine içgüdüsel ahlâkımız yerine, eğer varsa matematiksel mantığımız karar verecek.

"Benin matematiğim zayıftır, iki kere iki dört eder, bilemedin beş. Bana taş atana, ben koşarak fırından sıcak ekmek getirirsem, acaba hayırlı mı, yoksa hıyarca bir iş mi yapmış olurum?"
diye düşünüyorsanız onu da artık ulemalara sormakta faide var.

Eğer etkili iletişimin bu stratejik oyunları size uymuyorsa, yani sizin gözünüz “karganın peynirinde” değilse ve karga gibi dolduruşa da gelmek istemiyorsanız, İletişimde aklınız ve gönlünüzden başka kimsenin metotlarına itibar etmeyin.

Muhabbette boşluk olmaması için söylenenlere gevezelik, kalbimizden geçmeyenleri
söylemek gereksiz nezaket, aklımızdan her geçeni söylemek de patavatsızlıktan başka bir şey değildir.

Ben patavatsızlıkla, nezaket budalalığı ortasında buluşup yeri geldiğinde konuşmayı tercih ederim ama nerde öyle meşk etmek?

Taktiklerin tekniklerin formüllerin metotların oyuncağı olmaya gerek yok.
Yüzünü, gözlerini, bedenini, jestlerini, sesini ne kadar maskeleyebilir insan? hadi maskeledi, son derece profesyonel. Giderken kuyruğundan düşecek bir tüy bile her şeyi anlatabilir.

Yeni tanışmalardaki diyaloglarda, dürüst davranmanın çıkar kaybından başka ne riski olabilir ki? Yoksa insanlar neden bu kadar psikolojik oyunu ardı ardına sıralasın.
Sonra bu en başta dürüst davranma, yani içtenlikli davranmayı en sona bırakma, alışkanlık haline gelmesin mi? İnsan bu kadar kendini farklı tanıttıktan sonra, üstelik o haliyle itibar da sağlıyorsa, içtenlikli davranmanın da ne alêmi var demez mi?

Biraz romantik bakacak olursak, içinde taktik olmayan irtibatlarımız, her zaman daha insani olmuştur; taktikler, teknikler, stratejik planlar, psikolojik oyunlar ancak rakibe veya düşmana yapılır. Bu iletişim şeklini ileride yakınlık kuracağınız kişilere uygularsanız, günün birinde maskeniz düşer. Eğer kimse maskenizi düşürmüyorsa, balo hâlâ devam ediyor demektir.

Söyledikleriniz ne kadar içtense o kadar akılda kalır, ne kadar akılda kalırsa, o kadar da etkilidir. İnsanın en etkili olduğu an, yapay çabalarından uzaklaştığı andır.
Bize ait olmayan düşüncelerle ve eşyalarla süslenerek “karizma” yapmak, “o”na yaklaşarak kendimizden uzaklaşmak değil midir?

Yıllar çabuk geçer, maskeler tek tek düşer, incecik ve kupkuru bir dal gibi kaldığımızda, bir rüzgar gelir tersten;

- Nasıl geçti yıllarınız ?

- Ne bileyim. Her şey boş, her şey yalan. Hiç bir şey anlamadım ben bu hayattan.

- Hiç mi bir şey anlamadın ?




 

AYDIN GÜVEN (Arşiv)

 
(Nisan 08 / Sayı-7)
 
(Mart 08 / Sayı-6)
 
(Şubat 08 / Sayı-5)
 
(Şubat 08 / Sayı-5)
 
(Ocak 08 / Sayı-4)
 
(Aralık 07 / Sayı-3)
 
(Kasım 07 / Sayı-2)
 
(Kasım 07 / Sayı-2)
 
(Ekim 07 / Sayı-1)
 
(Ekim 07 / Sayı-1)